9/4/2008 - Ayna...
Yalan söylemiyor evet, ne görüyorsan o.. Hayallerinin çürüdüğünü
göstermiyor ama yansıyanlar kaçmıyor gözünden. İnsafsızsın işte kabul
et.. Nereye saklandı acaba o “en” güzel günler, hani aynaya bakıp bakıp
kendini şımarttığın, herşeyi arkaya atıp rahat rahat böbürlendiğin,
olmazsa olmaz makyaj malzemelerin, parfümlerin, rengarenk kıyafetlerin,
o çocuksu gülüşün.. Seneler alıp götürmüş mü dersin, onların yerine
bıraktığı çizgiler hayattaki tecrübelerin diye sevinenlerden misin
yoksa sen? Biliyorsun değil mi insanın kendini kandırması kolay da,
hayatı keklemek öyle göründüğü gibi bir şey değil..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/4/2008 - Bağışlanmaz...
Bu yeni sayfayı senin için susuyorum, bak şiirim geldi... Son belki, belki sonlardan biri yine... Bilinmezliklerim küskün, şımarık bir dolu keşkeler ağzımın bir yerlerinde... Bu Eylül sessizliği pişmanlıklarda karar kılmış, yapraklar düşerken yoluna düşmüşüm, sonra düşmüşüm kaldıranım yok... Ayağıma takılan tüm taşlarda el emeğim varmış meğer...
Kendi coğrafyanda kaybettin beni.. Kendimi her buluşumda kaybettim seni... Kelimelerle çürütüyorum şimdi adına biriken acıları, Şarkılar söylüyorum tuhaf makamlarda, oysa bilmez miyim sen en sağır yarasın içimde, içimin en dilsiz yerlerinde... Yarım elma gönül almanın bağışlayıcı büyüklüğüne bile dargınım şimdi... Gördüğün rüyalarda artık olmayışıma sitem bile edebilirim... Her şeye küfredebilirim hatta, neden aramadan... ‘’Ben böyle değildim yaşarken oldum’’ diyen bir şarkıyı alkışlayabilirim ayakta.. Ölüm kriziyim şimdi, gelsem ne fayda.. Bir kin fırtınası göremediğim gözlerinde okuduğum, rakılar ağlıyor yudum yudum, ve sensizliğin sarhoşluğu ayılmıyor... Kırgın duygularla dolu cepler de kolay kolay boşalmıyor üstelik... Hiçbir gece hazır değilse de ansızın gidişlerine, artık biliyorum, hoşçakalımsı bir fısıltı duraksanmaz, ve yanlış olan benim aslında böyle sevmek bağışlanmaz..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
29/2/2008 - ...
Yanlızlığımı yüzüme vuruyor odanın duvarları Hasretinle iki büklümüm, içimde bir karın ağrısı Yol tükendi, kapılar ardına kadar kapalı Bitmek bilmeyen bir ağıt, sağır ediyor kulaklarımı Bir zehirdin sen ellerimle içtiğim Matemim değil içtiğim, son damlasıdır içemediğim Yarab! Ne olurdu bir canım daha olsa Bayram olurdu bana can verirken titreyişim Bu tende değil saltanatın bir ömür, sana biçtiğim Ukbada hesaplaşma günüdür seninle son seferim Hakkım helal değil sana bunu bil isterim Mahşerde bile olsa emelim yine seni dilerim. ------------------------------------------------------- Gözümü kapatınca geldi yüzün Kaç bahar geçti kaç güzün Ne zaman biter içimde hüzün Güler mi yüzü bilmem bu öksüzün ------------------------------------------------------- Yalnızlık çığ gibi büyüttü seni içimde Alevler var çepeçevre bedenimde Bilmem kaç kara kış geçse de Küllenmez bu sevda yüreğimde Ne gülüşün ne de öpüşün gitti Hepsi hala gözümün önünde Bir duaydın belki sen dilimde Ben edeyim Allah’ım sen kabul etmesen de. ------------------------------------------------------- Ne aşklar kaldı geride ne de meşkler Sadece avuç dolusu keşkeler Nerede unutuldu seninle gülüşmeler Beyhude artık can çekişmeler. ------------------------------------------------------- Ben seninle zamanı hiç sevmedim Soğuk bir aralık günüydü bana gelişin Oysa ben hep baharları sevdim Yetişemedim günahsız yüzüne, Koruyamadım seni dününden Geç kalmıştım sana, Tutamadım ellerinden Alamadım seni cennetime. Ne olurdu ben sana erken gelseydim Bir mayıs sabahında, Doğumum seninle olsaydı Güneş gülüşünü kıskansaydı, Melekler edebini görünce senden utansaydı, En güzel sesin cihanda yankılansaydı. Mecnundum sen de leyla’mdın, Dağlar bana az geldi kader çölünü aşamadım Yüzünü gördüm her kum tanesinde, Ayağıma takılan Beni benden alan beni sensiz bırakan. Ben seninle zamanı hiç sevmedim. Güneşler görünmez oldu temmuzda bile, Her taraf kasvet, sağnak, fırtına.. En sevdiğim mayısta bile. Ben seninle zamanı hiç sevmedim Ne rüzgarla esen gülü Ne de yosun kokan denizi Ben bir tek seni sevdim. ------------------------------------------------------- Bu şehirde kimse senin kadar sevilmedi, Ben yoktum çünkü, Sen girmemiştin henüz gönlüme, Yanmamıştı bu yürek alabildiğine Bu şehirde kimse senin kadar sevilmedi ------------------------------------------------------- Yine sonbahar geldi bedenime, Gönlümün son yaprağı seninle düştü, Yine üşüyorum sensiz, Yine seviyorum. Ne zaman bitecek bu müebbet, Ne zaman dizdize seninle muhabbet, Ya sabır! Yine gönül sabret ------------------------------------------------------- Beni güzel hatırla! Gözlerimin içinde sen varken gülüşümü Akşam eve dönerken öpüşümü Hasretinle yanarken diz üstü çöküşümü Bıraktığın yerde çaresiz kalışımı Beni seninle hatırla
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/2/2008 - osho'dan
Niçin sevgiden bu kadar korkuyorum?
Sevgi her zaman korku yaratır çünkü sevgi ölümdür; senin bildiğin sıradan ölüm- den daha büyük bir ölümdür.
Sıradan
ölümde beden ölür ama bu ölüm bile değildir. Beden sadece bir elbise
gibidir: O pejmürde ve eski olunca yeni bir tanesi ile değiştirirsin. O
bir ölüm değildir, o sadece bir değişimdir: Bir elbise değişimi ya da
bir ev veya ikâmet adresi değişimidir. Ancak sen devam edersin. Zihin
devam eder; yeni bedenlerdeki aynı eski zihinler, yeni şişedeki aynı
eski şarap. Şekil değişir fakat zihin değişmez, zihin değişmez ama
biçim değişir. Bu yüzden sıradan ölüm gerçek ölüm değildir: Beden ölmez
ama zihin ölür, beden aynı olmaya devam eder ama ego ortadan kalkar.
Eğer
seversen kendinle ilgili sahip olduğun tüm kavramları bırakmak zorunda
kalacaksın. Eğer seversen ego olamazsın çünkü ego sevgiye izin
vermeyecektir. Onlar uzlaşamazlar. Eğer egoyu seçersen sevgiyi
seçemeyeceksin. Eğer sevgiyi seçersen egoyu bırakmak zorunda kalacaksın
dolayısıyla korkuyu da. Sen ne zaman seversen ölümden daha büyük bir
korku seni pençelerine alır. Bu nedenle sevgi yeryüzünden silinmiştir.
Ender olarak, çok ender olarak sevginin akması olgusu gerçekleşir.
Senin
sevgi dediğin şey sadece sahte bir paradır: Sen onu icat etmişsindir
çünkü sevgisiz yaşamak çok zordur. O zordur çünkü sevgi yokken hayat
hiçbir anlam taşımaz; o anlamsızdır. Sevgi olmadan hayatın içinde hiç
şiir yoktur. Sevgi olmadan ağaç vardır ama asla çiçekler yoktur. Sevgi
olmadan dans edemezsin, kutlayamazsın, minnet duyamazsın, dua
edemezsin. Sevgi olmadan tapınaklar sadece sıradan evlerdir; sevgi
varken sıradan bir ev bir tapınağa dönüşür, güzelleşir. Sevgi olmadan
sen sadece olasılık olarak kalırsın; boş hareketler. Sevgi ile sen ilk
kez vücut bulursun. Sevgi ile ilk kez sende ruh ortaya çıkar. Ego
kaybolur ama ruh ortaya çıkar.
Sevgisiz yaşamak imkânsızdır bu
nedenle insanlık bir hile yaratmıştır. İnsanlık bir hile, sahte bir
düzen yaratmıştır. Bu düzen şudur: Sahte sevginin içinde yaşa ki
böylelikle egon devam edebilsin. Hiçbir şey değişmez ve sen sevgi
içinde olduğun oyununa devam edebilirsin: Sevdiğini düşünmeye devam
edebilirsin. Sevdiğine inanmaya devam edebilirsin. Ancak sevgine bir
bak — onun içinden ne çıkar? — ıstıraptan başka hiçbir şey, cehennemden
başka hiçbir şey, çatışmadan, tartışmadan, şiddetten başka hiçbir şey.
Sevgi
ilişkilerine derinlemesine bak. Onlar sevgi ilişkisinden çok nefret
ilişkisine benzer. Onları sevgi ilişkisi olarak adlandırmaktansa nefret
ilişkisi olarak adlandırmak daha iyidir. Ancak herkes aynı şekilde
yaşadığı için asla farkına varamazsın. Herkes sahte parayı taşıyor;
asla farkında olamazsın. Sevginin gerçek parası çok pahalıdır: Onu
sadece kendini kaybetme pahasına satın alabilirsin. Bunun başka bir
yolu yoktur.
Bu yüzden soru son derece anlamlıdır. Ego sahte
bir varlıktır, sadece bir kavramdır, varlığının göğündeki bir buluttur.
Sadece duman, maddi bir şey değil; bir rüya. Sevgi senin sahip
olmadığın şeyi bırakmanı gerektirir ve sevgi sana sahip olmuş olanı ve
her zaman sahip olacağını vermeye hazırdır. Sevgi sana kendi özünü geri
verir; ego seni kendi özünden gizlemeye devam eder, sevgi seni kendine
açar. Ancak korku vardır. Korku doğaldır ve kişi korkusuna rağmen
gitmek zorundadır.
Cesur ol, korkak olma. Varlığının gerçek
cesareti sadece sevgi ortaya çıktığında test edilir. Ondan önce hiçbir
zaman ne tür bir cesaretten yapıldığını bilemezsin. Sıradan hayatta, iş
hayatında, şunu veya bunu yaparken, hırsın dünyasında ve güç
politikalarında gerçek cesaretin asla test edilmez. Asla ateşin içinden
geçemezsin.
Sevgi ateştir.
"Osho"
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/2/2008 - Gizemli Olanın Peşinden Gitmek " Osho"
Hakikat, bir deneyimdir, inanç değil. Hakikat, üzerinde araştırma yapılıp bulunacak bir
şey değildir; hakikatle karşılaşmak gerekir, hakikatle yüzleşmek
gerekir. Sevgiyi ders gibi çalışıp öğrenmeye çalışan bir kişi, tıpkı
Himalayaları haritadan bakarak öğrenmeye çalışan biri gibidir. Harita
dağ değildir! Eğer haritaya inanmaya başlarsan, dağı ıskalamaya devam
edeceksin. Eğer harita senin için bir saplantıya dönüşürse, dağ gözünün
önünde duruyor bile olsa onu göremeyeceksin.
Bu böyledir. Dağ
senin karşında, ama gözlerin haritalarla dolu; dağın haritaları, aynı
dağın, farklı kaşifler tarafından çizilmiş haritaları. Biri dağa
kuzeyden tırmanmıştır, biri doğudan. Hepsi farklı haritalar yapmıştır:
Kuran, İncil, Gita; aynı gerçeğin farklı haritaları. Ama sen
haritalarla o kadar dolusun ki, onların ağırlığı sırtında o kadar ağır
bir yük oluşturuyor ki, bir santim bile kımıldayamıyorsun. Tam önünde
duran dağı bile göremiyorsun: Sabah güneşinde, el değmemiş karlı
zirvesi altın gibi parlıyor. Sende onu görecek gözler yok.
Önyargılı
göz, kördür; varılmış sonuçlarla dolu kalp ölüdür. Çok fazla gerçekliği
sorgulanamaz varsayımı doğru kabul ettiğin zaman zekân keskinliğini,
güzelliğini, yoğunluğunu kaybetmeye başlar; donuklaşır.
Donuk
zekâya akıl denir. Senin o sözde entelektüellerin aslında gerçekten
zeki değil, sadece akıllı. Akıl bir cesettir. Onu süsleyebilirsin,
harika inciler, elmaslar, zümrütlerle süsleyebilirsin; ama ceset hâlâ
bir cesettir.
Canlı olmak ise tamamen farklı bir şeydir.
Bilim
kesin olmak demektir, olgular konusunda kesinkes emin olmak anlamına
gelir. Olgular hakkında çok kesin olursan, o zaman gizemi
hissedemezsin: Ne kadar kesin olursan, gizem o kadar buharlaşıp yok
olur. Gizemin bir miktar belirsizliğe ihtiyacı vardır; gizemin
tanımlanmamış, sınırları çizilmemiş bir şeye ihtiyacı var. Bilim
olgusaldır. Gizem olgusal değil, varoluşsaldır.
Bir olgu,
varoluşun sadece bir kısmı, çok küçük bir parçasıdır. Ve bilim
parçalarla uğraşır, çünkü parçalarla uğraşmak daha kolaydır. Daha küçük
olduğu için analiz edebilirsin; onlar tarafından ele geçirilmezsin;
onları eline geçirebilirsin. Onları küçük parçalara ayırabilirsin,
onları etiketleyebilir, nitelikleri, nicelikleri ve olanakları
konusunda kesinkes emin olabilirsin. Ancak bu süreç içinde gizem
katledilir. Bilim, gizemin öldürülmesidir.
Eğer gizemi yaşamak
istiyorsan başka bir kapıdan girmen gerekir, tamamen farklı bir
boyuttan. Zihnin boyutu, bilimin boyutudur. Meditasyonun boyutu ise
mucizevi olanın, gizemli olanın boyutudur.
Meditasyon her şeyi
tanımsız kılar. Meditasyon seni bilinmeyenin içine, haritası
çıkartılmamış yerlere götürür. Meditasyon seni yavaş yavaş gözlemci ile
gözlenenin eriyip tek olduğu noktaya götürür. Şimdi, bilimde bu mümkün
değildir. Gözlemci gözlemci olmak zorundadır ve gözlenen, gözlenen
olmalıdır; ve arada kesin tanımlanmış bir çizgi sürekli korunmalıdır.
Tek bir an bile kendini unutmamalısın; tek bir an bile araştırmakta
olduğun nesneye ilgi duymamalı; tutkuyla, eriyerek, teslim olarak ve
sevgiyle ona yaklaşmamalısın. Ondan ayrı olmak zorundasın, çok soğuk
olmak zorundasın; soğuk ve tamamen kayıtsız kalmak zorundasın. Bu
umursamazlık gizemi öldürüyor.
Eğer sahiden gizemli olanı
deneyimlemek istiyorsan, o zaman varlığında yeni bir kapı açmak zorunda
kalacaksın. Sana bilim adamlığını bırak demiyorum, sadece, bilim senin
için çevresel bir etkinlik olarak kalsın. Laboratuvarda bilim adamı ol,
ama labarotuvardan çıkınca bilimle ilgili herşeyi unut. O zaman kuşları
dinle, ama bilimsel bir yöntemle değil! Çiçeklere bak; bilimsel anlamda
değil. Çünkü bir güle bilimsel anlamda bakarsan, aslında bambaşka bir
şeye bakıyor olursun. O, şairin gördüğü gül ile aynı değildir.
Deneyim nesneye bağlı değildir. Deneyim, onu yaşayana bağlıdır. Yaşananların niteliğine bağlıdır.
Bir
çiçeğe bakarken, çiçek ol; çiçeğin etrafında dans et, şarkı söyle.
Rüzgar serin ve taze esiyor, güneş ısıtıyor ve çiçek olgunluğunun
doruklarına ulaşmış. Çiçek rüzgarda dans ediyor, kutluyor, şarkı
söylüyor, ilahiler okuyor. Ona katıl. Kayıtsızlığı, nesnelliği, ayrı
durmayı bırak. Bütün bilimsel yaklaşımlarını bırak. Biraz daha akışkan,
biraz daha erir hale gel, sınırlarını ortadan kaldır. Bırak çiçek
kalbinle konuşsun; bırak çiçek varlığına girsin. Onu davet et; o bir
konuk. Ancak o zaman gizemin tadına bakmış olursun.
Gizeme
giden ilk adım budur, ve nihai adımsa: Eğer bir an için katılımcı
olursan, anahtarın ne olduğunu öğrenmiş olur, sırrına erersin... Ondan
sonra yaptığın her şeyi katılımcı olarak yap. Yürümek, bunu mekanik
olarak yapma, kendini gözlemleyerek yürüme; yürümek ol. Dans etmek;
teknikle dans etme, teknik konu dışıdır. Teknik olarak doğru olsan
bile, bütün keyfini kaçırırsın. Kendini dansın içinde erit, dansın
kendisi ol, dansçıyı tamamen unut.
Hayatının pek çok alanında
bu tip derin bütünleşmeler başına gelmeye başlayınca, çevrendeki her
şeyin yok olmaya başlaması gibi muhteşem deneyimlere sahip olmaya
başladığında, egosuz, bir hiç olarak... Çiçek orada ve sen yoksun,
gökkuşağı orada ve sen yoksun... İçindeki ve dışındaki gökyüzünde
bulutlar dolaşıyor ve sen yoksun... Senin yerine mutlak bir sessizlik
olduğunda — içinde kimse yokken, mantık, düşünce, duygu ve his
tarafından bozulmamış, sadece saf bir sessizlik, bakir bir sükûnet
varken — meditasyon anına ulaşırsın. Zihin gitmiştir ve zihin gittiği
zaman, gizem içeri girer.
Gizemli Olanın Peşinden Gitmek " Osho"
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/2/2008 - sevgi başlangıcı bilir ama sonu bilmez.
sadece digerinin mevcudiyetinin içindeyken ansızın kendini mutlu hissedersen, sadece birlikte oldugunuz için zevkten sarhoş olursan, sadece diğerinin mevcudiyeti yüreginin derinliklerinde bazı şeyleri tatmin ederse.... yüreginde bir şey şarkı söylemeye başlarsa, armoninin içine girersen...gerçek sevgidir.... digerinin sadece mevcudiyeti beraber olmanıza yardım eder; daha çok birey olursun; merkezinde, ayakları yere basan. o zaman o sevgidir.
sevgi bir tutku degildir. sevgi bir duygu degildir.
sevgi birisinin bir şekilde seni tamamladığının derinden anlaşılmasıdır. birisi seni tam bir döngü yapar. digerinin mevcudiyeti ve yansıması seni çogaltır. sevgi kendin olma özgürlügünü tanır sana; o sahip olmak degildir.
o yüzden izle; hiç bir zaman seksi, sevgi olarak düşünme, yoksa kanarsın. farkında ol ve birisiyle sadece mevcudiyetinin; başka bir şey değil, saf mevcudiyetinin yeterli olduğunu hissetmeye başladığında, başka hiç birşey istemediğinde, yalnızca varlığı, sadece olması seni mutlu etmek için yeterli olduğunda.......içinde birşeyler çiçek açmaya başlar, bin bir tane lotus çiçeklenir, o zaman aşık oldun ve o zaman gerçekliğin yarattığı tüm zorlukları aşabilirsin.
sevgi sonsuzluktur. eğer varsa, o zaman sürekli olarak gelişir ve gelişir...
sevgi başlangıcı bilir ama sonu bilmez."Osho"
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/2/2008 - " Osho " Tek Günah — Farkında Olmamak
Heraklit insanın en derin sorununa parmak basar; bu da, uyanıkken bile
derin uykuda olduğudur. Uyurken uyursun ama uyanıkken de uyursun. Bunun
anlamı nedir? Çünkü Buda bunu söyler, İsa bunu söyler, Heraklit bunu
söyler. Uyanık gibi görünüyorsun ama bu sadece görüntüdür; içinin
derinliklerinde uyku devam etmekte.
Şu an dahi içinde rüya
görmektesin. Bin bir tane düşünce akıp gitmekte ve sen ne olduğunun
bilincinde bile değilsin, ne yaptığının farkında değilsin, kim
olduğunun farkında değilsin. İnsanların uykusunda yaptığı şekilde
davranıyorsun. Uykusunda dolanıp, şunu-bunu yapıp tekrar uykusuna dönen
birilerini duymuş olmalısın. Uyurgezerlik denilen hastalık vardır. Bazı
insanlar gece yataklarından kalkarlar; gözleri açıktır, hareket
edebilirler. Dolaşabilirler, kapıyı bulabilirler. Mutfağa gidip bir şey
yiyecekler; geri dönüp yatağa girecekler. Ve sabah onlara sorarsan gece
hakkında hiçbir şey bilmezler. En fazla hatırlamaya çalıştıklarında, o
gece uyanıp mutfağa gittiklerini rüyada gördüklerini söyleyeceklerdir.
Ama her şeyden önce o bir rüyaydı; onu bile hatırlamak çok zordur.
Pek
çok suç işlemiş insan; pek çok katil mahkeme esnasında böyle bir şeyi
yaptıklarını hatırlamadıklarını ve hatta neden bahsedildiğini dahi
bilmediklerini söyler. Mahkemeyi kandırmaya çalışmamaktalar, hayır.
Artık psikanalistler onların kandırmaya çalışmadıklarını bulguladılar,
onlar yalan söylemiyor, tamamen doğru söylüyorlar. Cinayeti işlediler —
çok derin uykudayken işlediler — rüyadaymış gibi. Bu uyku normal
olandan daha derindir. Bu uyku sarhoşluk gibidir: Biraz hareket
edebilirsin, biraz bir şeyler yapabilirsin, birazcık farkında da
olabilirsin ama körkütük sarhoşsun. Gerçekten ne olduğunu bilmiyorsun.
Geçmişinde
neler yaptın? Aynı şekilde yeniden anımsayabilir misin onu, neden
yaptığını, ne yaptığını? Sana ne oldu? O olurken uyanık mıydın? Neden
olduğunu bilmeden âşık oluyorsun; neden olduğunu bilmeden kızıyorsun.
Bahaneler buluyorsun elbette; yaptığın her şeyi mantıklı hale
sokuyorsun ama mantıklı olmak farkındalık değildir.
Farkındalık,
anda olan her şeyin tam bir bilinçlilikle gerçekleşiyor olması anlamına
gelir; sen orada mevcutsun. Kızgınlık gerçekleşirken sen orada mevcut
olursan kızgınlık oluşamaz. O sadece sen derin uykudayken
gerçekleşebilir. Sen orada olursan varlığında hemen bir dönüşüm olmaya
başlar çünkü sen oradaysan, farkındaysan pek çok şey mümkün değildir.
Günah denilen tüm şeyler sen farkındaysan mümkün değildir. Dolayısıyla
gerçekte sadece tek bir günah vardır o da farkında olmamaktır.
İngilizce’si
“sin” olan günah sözcüğünün orijinali kaçırmak anlamına gelir. Yanlış
bir şey yapmak anlamına gelmez; kaçırmak, orda olmamak anlamına gelir.
“Sin” sözcüğünün İbranice’deki kökü “miss” (kaçırmak) anlamına gelir.
Bu bazı ingilizce sözcüklerde geçer: “misconduct” (zina, ahlaksızlık,
görevi kötüye kullanmak), “misbehavior” (terbiyesizlik, kötü davranış).
Kaçırmak orada olmamak demektir, bir şeyi kendini tam vermeden
yapmaktır; tek günah budur. Ya tek erdem? Bir şey yaparken tamamıyla
dikkatlisin; Gurdjieff’in kendini-anımsamak dediği şey, Buda’nın doğru
şekilde dikkatli dediği şey, Krishnamurti’nin farkındalık dediği şey,
Kabir’in surati dediği şey budur.
Hiçbir şeyi
değiştirmeye ihtiyacın yok ve değiştirmeye çalışsan da zaten
yapamazsın. Kendinde pek çok şeyi değiştirmeye çalışıp duruyorsun.
Başarılı oldun mu? Kaç sefer tekrar kızgın olmamaya karar verdin?
Kararına ne oldu? Zamanı geldiğinde tekrar aynı tuzaktasın: Kızarsın ve
kızgınlık gittiğinde tekrar pişmanlık duyarsın. Bu bir kısırdöngüye
dönüştü: Kızıyorsun ve sonra pişman oluyorsun ve sonra da tekrar aynı
şeyi yapmaya hazırsın.
Unutma, pişmanlık duyarken dahi orada
değilsin, pişmanlık da günahın parçası. Bu nedenle hiçbir şey olmaz.
Denemeye ve denemeye devam eder durursun, pek çok kararlar alırsın ve
yeminler edersin ama hiçbir şey olmaz; sen aynı kalırsın. Doğduğun
zamankiyle tamamen aynısın, küçücük bir değişiklik dahi gerçekleşmedi
sende. Denemedin değil, yeterince denemedin değil; denedin ve denedin
ve denedin. Başaramazsın çünkü bunun gayret etmekle bir alakası yok.
Daha çok çaba yardımcı olmaz. Çabayla değil, dikkatli olmakla ilgisi
var.
Dikkatli olursan pek çok şey senin onları bırakmana gerek
kalmadan gider. Farkındalıkta belli şeyler mümkün olmaz. Ve bu benim
tanımlamamdır, başka bir kriter de yoktur. Eğer farkındaysan aşka
düşemezsin; bu durumda aşka düşmek bir günahtır. Aşık olursun ama bu
düşüş gibi olmaz, yükselmek gibi olur. Neden aşka düşmek terimini
kullanırız? O düşmektir; yükselmezsin, düşersin. Farkında olursan
düşmek mümkün olmaz, âşıkken bile. İmkânsızdır; yalnızca imkânsız. Ve
aşkta yükselmek aşka düşmekten tamamıyla farklı bir olgudur. Aşka
düşmek bir rüya halidir. Bu nedenle âşık insanlar diğerlerine nazaran
daha fazla uykudadır, sarhoştur, rüya alemindedir; bunu gözlerinden
anlayabilirsin. Bunu gözlerinden anlayabilirsin çünkü gözleri
uykuludur.
Aşkta yükselen insanlar tamamen farklıdır. Onların
artık rüyada olmadıklarını görebilirsin, onlar hakikatle yüzleşirler ve
onun aracılığıyla gelişirler.
Aşka düşerek bir çocuk olarak
kalırsın; aşkta yükselerek olgunlaşırsın. Ve yavaş yavaş aşk bir ilişki
olmaktansa varlığının bir parçası haline gelir. O zaman onu sevmek ve
bunu sevmemek yoktur, hayır; sevgisin sadece. Yakınına gelenler kim
olursa olsun onlarla paylaşırsın. Ne olursa olsun sevgini verirsin ona.
Bir taşa dokunursun ve ona sanki sevdiğinin bedenini okşar gibi
dokunursun. Ağaca bakarsın ve sanki sevgilinin yüzüne bakıyormuşsun
gibi bakarsın. Bu bir varoluş şekli haline gelir. Sevmiyorsun; artık
sen sevgisin. Bu yükselmektir, düşmek değil.
Onun
aracılığıyla yükselirsen aşk güzeldir ve aşk onun aracılığıyla düşersen
kirli ve çirkin hale gelir. Ve er ya da geç onun zehirli olduğunun
kanıtlarını göreceksin. Kölelik haline gelir. Ona yakalanmış
durumdasın, özgürlüğün ezilmiş durumda. Kanatların kesilmiştir; artık
özgür değilsindir. Aşka düşerek bir mülkiyete dönüşürüsün; sahip
olursun ve birisinin de sana sahip olmasına izin verirsin. Bir nesneye
dönüşürsün ve aşka düştüğün diğer kişiyi de bir nesneye dönüştürmeye
çalışırsın. Bir karı-kocaya bak: Her ikisi de birer nesneye
benzemişlerdir, artık birer kişi değillerdir. Her ikisi de birbirine
sahip olmaya çalışıyorlar. Sadece nesnelere sahip olunabilir, kişilere
asla! Bir kimseye nasıl sahip olabilirsin? Nasıl bir insanı
baskılarsın? Nasıl bir kimseyi bir mülkiyete dönüştürebilirsin?
İmkânsız! Ama koca karısına sahip olmaya çalışıyor; karısı da aynı şey
için uğraşıyor. O zaman çarpışma vardır, birbirlerine düşman
oluverirler. O zaman birbirleri için ölümcül hale gelirler.
Nasreddin
Hoca mezarlığın müdürlüğüne gitti ve müdüre şikâyette bulundu: “Çok iyi
biliyorum ki eşimin mezarı bu mezarlıkta ama bir türlü bulamıyorum.”
Müdür kayıtları açtı ve, “Eşinizin ismi neydi?” diye sordu.
Nasreddin Hoca da: “Bayan Nasreddin Hoca,” dedi.
Müdür
kayıtlarına baktı ve, “Bayan Nasreddin Hoca yok ama bir Nasreddin Hoca
var. Özür dileriz galiba kayıtlarda bir karışıklık olmuş.” dedi.
Nasreddin Hoca: “Yanlışlık falan yok. Nasreddin Hoca’nın mezarı nerede? Çünkü her şey benim adıma yapılmıştır.”
Karısının mezarı bile!
Sahiplenmek...
Herkes sevdiğine, sevgilisine sahip olmaya çalışıyor. Artık bu aşk
değildir. Aslında birisine sahip olduğunda ondan nefret edersin, onu
yok edersin, onu öldürürsün: Aşk özgürlük vermelidir; aşk özgürlüktür.
Aşk sevileni çok, daha çok özgürleştirecektir, aşk kanatlar takacaktır
ve aşk sonsuz gökyüzünü açacaktır. O bir hapishane, hücre haline
gelemez. Ama bu aşkı sen bilmiyorsun çünkü sadece sen farkındaysan
gerçekleşir; aşkın bu niteliği sadece sen farkında olduğunda gelir. Sen
günah olan bir aşkı biliyorsun çünkü uykudan çıkmadır o.
Ve bu
yaptığın her şey için böyledir. İyi bir şey yapmaya çalışsan bile zarar
verirsin. İyilikseverlere bak: Onlar her zaman zarar verirler, onlar
dünyadaki en zararlı insanlardır. Sosyal reformcular, sözde
devrimciler; bunlar en zararlı insanlardır. Fakat onların zararlarının
nerede yattığını görmek zordur çünkü onlar iyi insanlardır, onlar her
zaman insanlara iyilik yaparlar; onların başkaları için hapishane
yaratma yöntemi de budur. Eğer onların sana bir iyilik yapmasına izin
verirsen, sahip olunacaksın. Ayağına masaj yaparak başlayacaklar ve er
ya da geç ellerinin boynuna uzandığını fark edeceksin. Ayaktan
başlarlar ve boyunda bitirirler çünkü farkında değiller; ne
yaptıklarını bilmiyorlar. Bir üçkâğıt öğrenmişler: Birini eline
geçirmek istersen ona iyilik yap. Bu numarayı öğrendiklerinin dahi
bilincinde değiller. Ama zarar vereceklerdir çünkü ne olursa olsun — ne
olursa olsun — birisine sahip olmaya çalışmak, adı ya da şeklinin ne
olduğu önemli değil, dindışıdır, günahtır.
Kiliselerin,
tapınakların, camilerin, hepsi sana karşı günaha girdiler çünkü hepsi
sahip oldular, baskıcı hale geldiler. Tüm kiliseler dine karşıdır çünkü
din özgürlüktür! Peki bu neden olur? İsa sana özgürlük vermeye,
kanatlar takmaya çalışır. Öyleyse ne olur, bu kilise nasıl araya girer?
Bu olur çünkü İsa tamamıyla farklı bir varoluş düzleminde yaşar,
farkındalık düzleminde ve onu dinleyenler, onu izleyenlerse uyku
düzleminde yaşar. Duydukları, anladıkları her ne ise, kendi rüyaları
aracılığıyla yorumlarlar. Ve onlar ne yaratırlarsa yaratsınlar bir
günah olacaktır. İsa sana bir din verir ve derin uykuda olan insanlar
da onu bir kiliseye çevirir.
Söylendiğine göre şeytan bir gün
çok üzgün bir şekilde bir ağacın altında oturuyordu. Bir aziz geçiyordu
ve şeytana bakıp dedi ki: “Duyduğumuza göre sen hiç dinlenmezmişsin,
sürekli birtakım kötülükler yaparmışsın. Burada ağacın altında oturmuş
ne yapıyorsun?”
Şeytan gerçekten depresyondaydı. Dedi ki:
“Görünen o ki benim işimi papazlar ele geçirmiş ve ben hiçbir şey
yapamıyorum; ben tamamen işsiz kaldım. Bazen intihar etmeyi bile
düşünüyorum çünkü bu papazlar işimi o kadar iyi yapıyorlar ki!”
Rahipler
çok başarılı çünkü özgürlüğü hapishaneye çevirdiler, hakikati dogmaya
çevirdiler; farkındalığın düzlemindeki her şeyi uykunun düzlemine
dönüştürdüler.
" Osho " Tek Günah — Farkında Olmamak
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/2/2008 - varoluşta kıyı yok
" ben yok olabilirim ancak geride kalacak bir dalga yaratıyorum. sen
yok olabilirsin ama birini sevdin ve o sevgi geride kalacak bir dalga
yarattı. o asla yok olmayacak, onun kendi yankıları olacak. titreşim
yaratmaya devam edecek. göle küçük bir çakıl taşı atıyorsunuz ve
dalgalar yükseliyor. çakıl taşı kısa süre sonra dibe oturuyor, ama
dalgalar devam ediyor. kıyıya doğru hareket ediyorlar. ve bu varoluşta
kıyı yok ! " alıntı
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/2/2008 - Simdi biz neyiz biliyor musun
Simdi biz neyiz biliyor musun
akip giden zamana goz kirpan yorgun yildizlar gibiyiz
birbirine uzanamayan
boslukta iki yalniz yildiz gibi
aci cekiyor ve kendimize gomuluyoruz
bir zaman sonra batik bir asktan geriye kalan iki enkaz olacagiz
yalnizca
kendi denizlerimizde sessiz sedasiz bogulacagiz
ne kalacak bizden
bir mektup,bir kart,birkac satir ve benim su kirik dokuk siirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dunyasinda
ne kalacak geriye savrulmus gunlerimizden
bizden diyorum,ikimizden
ne kalacak?
simdi biz neyiz biliyor musun?
yikintilar arasinda yakinlarini arayan oksuz savas cocuklari
gibiyiz.umut
ve korkununhicbir anlam tasimadigi bir dunyada bir sey buldugunda
neyi,ne
yapacagini bilemeyen cocuklar gibi.
artik hicbir duygusunu anlayamayan cocuklar gibi
ve elbet biz de bu askda buyuyecek
her seyi bir baska aska erteleyecegiz
Murathan Mungan
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/2/2008 - Sevgilim
Sevgilim,
yetimim benim,
aylar nasil geçiyor zaman hiç geçmezken
kapilar kapali, dünya buzlu can
uyusmus gözlerimin önünde
hayat akip gidiyor hiç kimildamadan
ikimizin yerine dinliyorum
sevdigin sarkilari
siyah tisörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarini, kokunu
senin rüyalarini görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincani
kapiyi açmiyorum
telefonlara çikmiyorum
basini bekliyorum gelecegi olmayan hatiralarin
Sevgilim,
yetimim benim,
nasil da kayitsiz gülüyorsun hayata
öldügünden haberi yok fotograflarinin
Murathan Mungan
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Kar taneleri arasında arasında düşen beyaz kuş tüyünü de görebilmektir sevmek....
Kategoriler
Arkadaşlarım
� huzunadasi � crnceren � uğur yeşilova � koookle
|